Makaleler Öneriler

İNSAN – KADIN

Bize kendinizden bahseder misiniz? Hayallerinizdeki gibi bir yaşam sürüyor musunuz? Ne isterken hikayeniz nerelere evrildi ya da evrildi mi?

Aslında yaşamın benim için “özü”, odağında İNSAN’ın olduğu bir yaşam yolculuğu yapmak. Çocukluğumdan beri bu hayalim miydi ? Bilmiyorum ama bunun her zaman içimdeki güçlü bir dürtü ve his olduğunu söyleyebilirim.

Bu sene çok net olarak şunu farkettim. Çocukluğumda bildiklerimi insanlara ve hatta bebeklerime öğretmeye çalışmakla başlayan yolculuğum, bugün bildiğim herşeyi insanlarla paylaşarak devam ediyor. Lise yıllarımda en çok ilgi duyduğum iki alan; psikoloji ve biyoloji, yine bugün beyin bilimi (Neuroscience), insan ve İNSAN gelişim yolculuğuna dair yaptığım herşeyle karşılık buluyor. Bu pencereden bakınca, şimdi anlıyorum ki hayallerini çok net olarak gerçekleştirebilmiş biriyim.

Yaşam yolculuğumun başlangıcından bu yana yaşamım iki şehirli olarak gelişti. Çok küçük yaşlarımdan bu yana hem Ankara hem İstanbul’da yaşadım. Bugün de iki şehirde birden yaşıyorum. Yaşamımın yapı taşlarını, beni yaşamda en çok etkileyen insanlardan hareketle anlatabilirim.

Bunlardan ilki ilkokul öğretmenim. Sevgili Zehra Ecevit’in merakımı ve ilgimi çeken şeylerden oluşan bir geleceği oluşturmamda çok büyük etkisi olmasıdır. İkinci olarak Robert Kolej yıllarımda matematik ve bilgisayar öğretmenimin önderliğinde, o günün şartlarında bir bilgisayar programı yapıp onun sonucunu görebilmek bana yaşamda birşeyleri şekillendirebilme gücünün ne kadar da elimizde olduğunu anlatmıştır. Bugün yaptığım işlerden biri olan, insanın kendi beyin sistemini tanıyarak ve keşfederek yaşamını farkındalıkla yönetmesi o gün yaptığım ve yine fark etmeden geleceğime hayal olarak koyduğum resimlerin bir sonucu diyebilirim.

Üniversite yaşantım ise bir hekim babanın kızı olarak, iyi bir hekim olup, insanları hiçbir şekilde ayırmadan hizmet etmek şeklinde gelişti. O yıllarda bir hocamın sözünü asla unutamam. Bir acil nöbetinin sabahında vizit yapmaya geldiğinde bizim halimizi görerek şu cümleyi kurmuştu:

Siz belki 100. hastaya bakan bir hekim olabilirsiniz. Ama bu kapıdan içeri giren hastanın ilk doktorusunuz. Bunun farkında olacaksanız bu mesleği yapmalısınız.

Bu söz beni çok etkilemişti. Sonraki eğitim, Aile Hekimliği ihtisasım ve tüm yaşamım boyunca bu ve benzeri cümleleri yaşamımın ışığı olarak tuttum.

Bütün hayalim; bu ülkenin sağlık sistemini bir noktadan bir başka noktaya getirecek şeylere etki yaratabilmekti. İhtisas sonrası Sağlık Bakanlığı tarafından Dünya Bankası desteği ile gerçekleştirmeye çalıştığımız Sağlık Projesi’nde Türkiye’de sağlığı politikalar üstü  bir konuma getirmek üzere çok keyifli bir takımla zor ve meşakkatli bir süreci yürüttük. Tabi her şey planlandığı gibi gidemeyebiliyor yaşamda. Siz elinizden gelen herşeyi ortaya koyup, olası tüm sonuçları tamamladığınızda da, kontrol ve karar yetkisinin sizde olmadığı deneyimliyorsunuz. Böyle bir noktada süreçlerin farklı bir boyuta geçtiğini gözlemliyor olmak, yaşamımım dönüşerek farklı bir düzleme geçmesine neden oldu. Bu süreç bana çok önemli bir şeyi sorgulattı; “Yaşamda başarı nedir?” O noktada şunu fark ettim; bir insan eğer karar verici bir noktadaysa, birşeylerin yönünü etkileyebilir. O günden sonra şu sorunun yanıtını aradım. “İNSAN’a dair daha farklı neler öğrenebilirim? Kim olduğunu bilmeden “insana” etki ettiğimde, o etkinin dalga dalga daha geniş kitlelere, belki dünyaya ve insanlığa etki etmesine nasıl köprü olabilirim?”

Margaret Mead’in bir sözünü çok severim;

Dünyadaki bütün değişimleri başlatan ve oluşmasını sağlayan o konuya sonuna kadar inanmış 3 yada 5 insandır. Nitekim dünyadaki bütün değişimlere bakın, bunu görürsünüz.”

İşte o 3-5 insanın kim olacağını da hiçbir zaman bilemeyiz. Böylece bu yolculuk beni İNSAN’ı daha farklı boyutları ile tanıma ve araştırmaya yöneltti.

Yine geçmişte yürüttüğüm önemli projelerden biri Türkiye’de HIV-AIDS’in önlenmesiydi. O süreçte devlet ve farklı sektörlerin bir arada çalışabilmesine olanak tanıyan bir yapının oluşmasıyla sonuçlanan bir aşamada, insanların uzlaşarak bütünün faydasına hareket etmekte ne kadar da zorlandıklarını ve herkes için nihai amaç olan şeylerin kişisel beklentilerle ve işini değil, kendini ortaya koyma arzularıyla sonuca ulaşmayı ne kadar önleyebildiklerini deneyimlemiştim. Bu da yine insanın sisteminin nasıl çalıştığı, İNSAN yolculuğunun nasıl bir yolculuk olduğu, farkındalığımızın nereden nereye doğru evrilmesi gerektiği konusunda beni çok düşündürmüş konulardan biridir.

Sonraları bir Amerikan şirketinin yöneticiliği, danışmanlık gibi yürüttüğüm çok sayıda işin sonucunca, 2004 yılında yaşamımın en önemli kararını verip, 3 önemli iş teklifini geri çevirerek, risk alıp, tüm bu yaşam deneyiminin bir sonucu olarak önemli bir girişimle Denge Merkezi’ni kurdum. O günlere dair cümlemi çok net hatırlıyorum; “Her ne olursa olsun denemeye değer! Ve Neden olmasın?”

Bugün 2020 yılındayız. Şirketin kuruluşunun üzerinden 16 sene geçti. Programlarımıza katılan insan sayısı 2000’leri geçti. Farklı ortamlarda, konferanslarda v.s. karşılaştığım insanlarla bu rakam çok daha fazla.

Denge Merkezi’nde beni en çok etkileyen ve bu sürecin odağını oluşturan iki temel şey var. Birincisi ağırlıklı üst düzey yöneticilerle koçluk çalışmaları yürüterek insana dair gelişim yolculuğu üzerine çalışıyor olmak. İkinci ve daha önemlisi ise kendi kurduğum şirketi klasik bir kurum olmanın ötesinde, “Yeni Nesil bir kurum” olarak, insanların mutlu ve keyif aldığı, yaptığını iş olarak değil, bir tutku ve gelişim alanı olarak gördüğü, kendileri ile birlikte yürüyen ve gelişen bir yolculuğa dönüştürmek. Bu hafta okuduğum ‘Chief Joy Officer’ kitabında bu modelin bir örneğini doğallıkla deneyimleyen ve birçok büyük şirket tarafından da modellenen bir Amerikan yazılım firmasının geçtiği yolculukla aşağı yukarı aynı yolculuktan geçtiğimizi fark ettim. Kitabın sonunda dedim ki; “Evet, gerçekten bir başarı varsa eğer, bu içinden geçtiğimiz ve “olduğumuz” şeyin olma halini, deneyimini yaşamaktır.”

“Birşeyleri yazarak, çizerek, listelerle, tablolar yaparak, tanımlar oluşturarak kağıt üzerinde yönetmeye çalışmak çok mekanik bir yaklaşımdır.

Oysa insan nasıl organik bir canlı ise, içinde bulunduğu sistemler, yapılar ve organizasyonlar da organiktir, canlıdır. Biz o doğal ekosistemi yaratarak, o organik alanı açtığımızda her şey o doğallığının içinde kendiliğinden büyür, yeşerir ve yolunda gider.

şeklindeki düşüncelerimin ne kadar doğru olduğunu gördüm.

Geçen gün bir ekip arkadaşıma bir soru sordum. “Biz bunu bloğumuza koyduk, hiç bakmıyor musun?” dedi. Yoğun seyahatlerden bu ara bakmamıştım. “Bunlar birşeyleri doğru mu yapıyorlar diye hiç merak etmiyor musun?” diye sordu. Bir an düşündüm; ben merak etmiyor muyum? Hayır hiç etmiyorum. Çünkü tersine birşey olacağına dair en ufak bir algım ve düşüncem yok. Çünkü olmaz, olmayacağını biliyorum. Sonra dedim ki Zerrin, bütün bunlardan nasıl bu kadar eminsin? Çünkü biz gerçek anlamda bir “BİZ kültürü” yaşıyoruz. Her birimizin özgünlüklerinin farkında ve birlikte deneyimlerken, aynı zamanda “bütünsel ortak bir beyin olma” deneyimini yaptığımız her işin her aşamasına yansıtabilmenin lezzetini yaşıyoruz.

Bu organik modeli uygulanabilir bir model haline getirerek, bunun farklı kurum ve çevrelerde İNSAN’a katkı olarak çoğalıyor olduğunu görmek ise bugünden geleceğe en büyük hayalimi oluşturuyor.

Denge Merkezi’ndeki sorumluluk algınız ve alanlarınız nelerdir?

Aslında hiç bir sorumluluğum yok ve şirkette herşeyden sorumluyum. Bu Denge Merkezi’ndeki hepimiz için geçerli. Çünkü biz sorumluluğu sorumluluk olarak yaşayan bir şirket değiliz. Bizim kültürümüz metaforik olarak, yaşam alanımızı canlı tutmak ve o yaşam alanında nefes alıp, oksijenlenip, beslenmek üzerine kurulu. Bu nedenle klasik anlamda bir sorumluluğum var demek doğru değil. Elbette bir pencereden bakılınca nihai bir karar vericiyim. Ama sonuçta biz kararlarımızı hep beraber veririz. Herkes kararını kendi verir. Deneme yanılmaya, hata yapmaya, “hep birlikte daha iyisini nasıl yaparız, buradan nasıl bir ders aldık?” diyerek öğremeye, gelişmeye ve yolculuğumuza devam etmeye yönelik bir kültürümüz var.

Sorumluluk yerine soruyu şöyle çevirecek olursak; “Neler yaparak zamanınızı geçirirsiniz?”

Tabi ki ismimin yanında yazan herşeyi yaparım. Bununla birlikte kurumsal dünyanın belki uzak olduğu ama bizim kültürümüzün bir parçası olan “Ne iş olsa yaparım” Bir organizasyon yapısında yapılabilecek aklınıza gelen her işi yaparken bulabilirim kendimi.  Çünkü bizim için bir işin ayrımı değil, o işin bütünü ve sonucu her zaman ön plandadır. Yaptığımız şeyin adı, kendi büyük resmimizle, yapılması gereken şey arasındaki yolculuktur.

Burada belki de altı çizilecek en önemli şey, her ne yapıyorsak, yaptığımız şeyin üzerine en az +1 yeni, farklı, daha kapsayıcı ve daha çok hizmet edecek ve keyif verecek olanı düşünmek ve üretmektir.

Takım olarak yaptığımız ve keyif aldığımız bir diğer şey, kendimize dair gelişim sürecimizin ve paylaştığımız herşeyi kendi üzerimizde nasıl uyguladığımızın öz değerlendirme çalışmalarını yapmaktır.

Dolayısı ile bu sorunun cevabı yolculuğun kendisidir diyebilirim.  

Denge Merkezi’nin geçmişten bugüne yolculuğu sırasında ne gibi farkların oluşmasına öncülük ettiniz, neler değişti?

Öncelikle ben değiştim, hergün de değişiyorum. Çünkü yaşam sürekli bir geri besleme ve geri bildirim. Denge Merkezi’nin ilk kurulduğu günlerde olaylara ve durumlara bakışımla, şu anki arasında sıradağlar kadar fark var. Tabi ki benimle birlikte bu yolculuk içinde olduğum ekip için de aynı şey geçerli. En büyük odağımız ve üzerimizde çalıştığımız şey, insanın gelişim yolculuğu ile birlikte, bugün adına “iş” dediğimiz ama yaşamın bütününü içeren bu yolculuğu keyifli hale getirmektir. Bir çok pencereden rasyonel görünmeyen, birçok şirketin “şu masrafı kıssak daha iyi olur,tasarruf edelim” dediği birçok şeyi yapmayız. Çünkü biliriz ki bizi beslemeyen, eksiklik yaratan şey ortaya çıkarmaya çalıştığımız hizmet veya ürünlerin kalitesini ve keyfimizi doğrudan etkileyecektir.  Önce insan beslenmelidir ve hücre sağlıklı olmalıdır ki, üretebileceği enerji ve verimlilik ona göre olabilsin.

Dolayısı ile ne değişti? Bakış açılarımız değişti. Bunu da şöyle ifade edebilirim. Daha önce baktığımız manzarayı gördüğümüz düzlemle, şu anki düzlem aynı değil. Dolayısı ile bunun yaptığımız işe yansımaları da farklı. Örneğin, geçmişte bir kurumla yürüttüğümüz bir projeye bakış açımız ve başlattığımız ilişki ile bugün ki  bakışımız, ilişkimiz ve dolayısı ile potansiyel ortaya çıkan sonuçlar birbiri ile aynı değil.  En azından bugün “daha fazla insan odağı olan ve insanın bir değer varlığı oluşunu ortama yansıtmaya çaba gösteren” kurumlar ile çalışmayı ön plana alıyoruz. Mesela bu sabah bir kurum ile yürüttüğümüz “Değerleri kurumda yaygınlaştırma” proje toplantısı sonunda kurduğumuz cümle, “Bu proje hayata geçmeye başladığında ve devam ettiğinde yansıması sadece kurumlarına değil, kurumun dışında insanın yaşama katabileceklerine de ne kadar güzel hizmet ediyor” oldu. Böyle bir cümleyi kuruyor olmak, bizim için paha biçilemeyecek ve maddi hiçbir karşılığı olamayacak bir değer.

Dolayısı ile ne değişti? Değerleri değerleme biçimimiz değişti.

Sizce kurumlarda ve ardından da ekonominin genelinde kadın gücü ve varlığını artması neleri, nasıl etkiler?

Benim yaşamdaki en önemli mottom, İNSAN üreten bir varlıktır. İnsan ürettiği zaman bundan enerji alır, keyif alır, mutlu olur, daha refah içinde olur. Öyle olan bir insan sağlıklı bir toplumun en temel taşını, o taşlar da sağlıklı bir toplumu oluşturur.

Dünyada kadın, evinde oturan, evininin gereklerini yerine getiren ve çocuğunu büyüten olarak çok önemli bir roldedir. Bana göre “ev hanımı” kavramı büyük bir işçiliğin karşılığıdır. Ben hekim şapkamla insanların fizyolojik farklılığını kabul ederim, ama bununla beraber kadının sosyal hayatın, iş yaşamının içinde olmasının da çok önemli bir gereklilik olduğunu bilirim.

Toplumsal cinsiyeti bir tarafa koyacak olursak, kadın yada erkekten ziyade, her iki cinsiyette de İNSAN POTANSİYELİNİN birbirine çok yakın olduğunu bilir ve bunu vurgularım. Bununla birlikte toplumsal cinsiyet açısından kadının yetişmesinin, hele de annelik rolü ve birden fazla şeyi eş zamanlı yapabilme becerisini çok erken yaşta kazanmış olmasının iş yaşamına getireceği çok büyük katkılar vardır. Dolayısı ile iş yaşamında, hele de üst yönetim konumlarında kadının varlığının artıyor olması demek, problemlere, olaylara ve durumlara farklı bakış açılarının getirilmesi demektir. Aile yaşamına iki ayrı kanaldan giren katkı, çocuklara dolayısı ile ülkenin ve insanlığın geleceğine olan bir katkı ve açılım demektir.

Ama bunların hepsinden önemlisi insanın çalıştığı ve ürettiği anlardaki tatmin ve kendini geliştirme dürtüsü, içinde bulunduğu şirketi, aileyi ve toplumu ileriye götürecek en temel noktalardan biridir. Bir toplum ancak iyi eğitilmiş ve çalışan kadınlarla kalkınır.

Kız çocuklarının eğitimi ve o eğitim sürecinde onlara sağlanabilecek bir takım imkanlarla pozitif bir ayrımcılık ile daha fazla istihdam alanına alınmasının, sadece bizim ülkemiz için değil, birçok ülke için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bazı ülkelere göre bu konuda daha iyi olduğumuzu görmek mümkün ama gidecek daha çok yolumuz var. Ben hem şahsi olarak, hem de şirket olarak sosyal sorumluluk projelerimiz çerçevesinde elimizden geldiğince özellikle genç kızların iyi eğitim almaları ve güzel bir kariyer çizmelerine katkı sağlamaya çalışıyoruz. Bunun aydın, ufku açık, çok daha aydınlık bir geleceği oluşturmaya yüzü dönük bir nesli yetiştirmenin olmazsa olmaz bir gerekliliğidir diye düşünüyorum.

Ekonomide kadın etkisinin artmasıyla ilgili gelecek öngörüleriniz nelerdir? Türkiye ve dünyada gelecek 10 yılda nasıl bir tablo oluşacağını öngörüyorsunuz? Sorunların giderilmesi için neler yapılmalı?

 Tabi ekonomide derken, hangi ekonomiden bahsediyoruz ile başlamak lazım. Bugün dünya öyle bir noktaya geldi ki, mesela şu sıra bir Corona virüs konusuyla karşı karşıyayız. Bu olay dünyada yaygınlaşmaya, sınırlar kapanmaya başlayıp, insanlar bir yerde lokal olarak, hatta evinden çıkamaz halde yaşamak durumunda kaldığında hekim şapkamla şunu düşündüm; bu yada başka bir virüs dünyayı çok ciddi bir şekilde etkisi altına aldığında dünya ekonomileri ne hale gelir? Bu aslında bize önemli bir şeyi işaret ediyor. Bu kadar küreselleşen, herkesin birbiri ile çok yoğun iş yaptığı ve aynı zamanda birbirine bağımlı olduğu bir dünyada kendi yaşamımızı ve varlığımızı ne kadar sürdürebiliriz? Kendi kendimize ne kadar yeterli olabiliriz? Sorusunun cevabını ne kadar büyük bir ciddiyetle araştırmaya ihtiyacımız olduğunu gösteriyor.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Bir an için şöyle düşünelim. Biz muazzam bir tarım ülkesi idik. Toprağı “Ana” diye nitelendirdiğimiz, adı “Anadolu” olan ve aslında anaerkil büyük bir  kültürün mirasını taşıyan bir coğrafyada yaşıyoruz. Burada ve tarım toplumlarında çok iyi biliyoruz ki kadın aktif ve bilinçli olduğunda ortaya koyduklarının rolü hiç tartışılmaz.

Bununla beraber kadının yaptıklarına karşı ekonomide bir değer yaratabilmek için onu yaratan insanın yaptığı şeyin adını koymaya ve hakkını vermeye ihtiyaç var. Yapılan bir işe karşılık, “Kadının nasıl olsa kocası da eve iş ve para getiriyor, ona şu kadar artış yapsak, şu kadar ücret versek yeter.” diyerek, erkeğin yaptıklarına farklı gerekçelerle, farklı ve fazla bir ücret artışı sağlarsanız, -hakkaniyeti bir tarafa koyuyorum- bunun gerçekte olması gerekenle hiç bir şekilde örtüşen bir davranış olmadığını söyleyebiliriz. Bu davranışların Dünya’nın geçmişten bugüne bir kırılma sonucu erkek egemen bir noktaya geçmiş olmasından kaynaklanan bir durum olduğunu da kabul edebiliriz. Önemli olan  geçmişte olan değildir. Geçmişten bir ders alarak, “bugünden geleceğe nereye evriliyoruz?” sorusunu sormaktır.

Artık ekonomide çok farklı kavramlar konuşulmaya başlandı. “Bir şirketin amacı karlılıktır, maddi kazanç elde etmektir.” diyen klasik bakış açısından, “Bir şirketin amacı, insanların orada yaşamaktan ve var olmaktan mutlu olduğu ortamlar yaratmaktır.” düzlemine geçildiği, bugün İngiltere ve Almanya gibi bir çok ülkenin gayri safi milli hasıla yerine gayri safi milli mutluluk (Butan ülkesi gibi) ölçme parametreleri üzerinde çalıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Belki biz bunlara henüz çok uzağız ne yazık ki ama artık ekonomik model değişiyor. Çünkü Dünya çok farklı bir değişime girdi. Yeni neslin davranış, alış veriş ve para harcama biçimi farklı. Dünya nüfusunun ve gidişatının yönüne baktığınızda, bu doğal olarak ekonominin en temel parametrelerini oluşturacak. Gelecek on yıl hatta önümüzdeki 3-4 yıl, geçmiş on yıldan çok daha farklı yıllar olacak ve çok ezber bozulacak.

Bu nedenle kadının da dünyaya yansıtabileceği en güçlü yönü olan şeye; ESNEKLİK ve ADAPTASYON GÜCÜMÜZÜ maksimum noktaya getirebilmeye ihtiyacımız var. Her alanda bu gücümüzü kullanmak, kolaylıkla manevra yapabilmek, hantallıktan hızlıya geçiş çok önemli. Çeviklik – AGILE, “hızlı ama yavaş olabilme, başlama ve deneme” kavramı çok gündeme gelmeye başladı. Bir şeyi sonuna kadar  tamamlamak değil,  ana prototipi oluşturarak hayata geçirip, denedikçe daha iyi bir noktaya getirebilmek ve gerektiğinde her türlü manevrayı yaparak yola devam edebilme kapasitesini şiddetle geliştirmeye ihtiyacımız var.

Gelecek ekonomiler yaratıcılık yeni fikirler, yeni neslin katkı ve katılımının çok daha fazla artacağı ve artması gereken modellerle harekete geçecektir. Dolayısı ile hem kadının hem gençlerin çok daha aktif olduğu bir modele doğru gidiyoruz. Ancek yeni bilindik modelleri alt üst edecek bir model olacak hiç şüphesiz.

Dr. Zerrin Başer, MCC (Denge Merkezi Kurucu Lideri )

*** Röportaj Dünya Gazetesi Dünya Kadınlar Günü’ne özel “İş’te Kadın” ekinde yayınlanmıştır.